Herkese merhabalar. Değerli kardeşim ve kıymetli meslektaşım Taylan beyin ricası ile huzurlarınıza geldim, ve ümit ediyorum vakit elverdikçe bundan sonra sizlerle birlikte olacağız.
Eğitimde, eskilerin “tedricilik”, yenilerin ise “aşamalı” diye tabir ettiği, ve Anadolu halk kültüründe ise “At’a et, it’e ot verme me” sözü ile kendini gündelik hayatımızda gösteren bu prensip, insan eğitiminde zaman, mekan, eleman ve ihityaç analizini iyi yaparak ise başlanılmasını telkin eder.
Şimdi yukarı İngilizcesini verdiğim –“ Live simply…” diye başlayan bu çalıntı ata sözünün bu girişle ne alakası olduğunu, ve üstelikte bir eğitim portalında neden ele aldığımı, yine eskilerin tabiri ile “tezat”, yenilerin ifadesi ile “çelişki”, yada post-modernist lerin betimlemesi ile “oxymoron” olduğunu düşünmekte haklı olabilirsiniz. Biz-az çok -bilim ve gitimle uğraşanlar-anlam ve kavramları zıtları ile izah etmeyi daha çok severiz, taki bütünlük olsun diye, yada öyle zannediyoruz.
Hatibin hitabeti muhataba göre şekil alır. Eiğitm portalı deyince zaten belli bir –yine eskilerin “mektepli, eli mürekkepli” diye tasvir ettileri-okur-yazar kadrosuna hitap ettiğimi bildiğimden lafı çok gezdirip dolaşmadan, iste öyle bir başlıkla başladim. Normal şartlarda ise ilk paragraph daki prensibe uyularak okuyucuyu iyi tanıdıktan sonra mevsimine göre ihtiyaçları karşılayacak şekilde mevzular ele alınmasının önemini vurgulamış oldum.
İngilizce ifadenin geliş ve gidiş eksenine bakınca hepimiz haklı olarak bir “idealist” insan tiplemesi canlandriririz hayallerimizde. İşin doğrusu bana çok “ruh” lu bir ifade gelmediği için “idealist” kelimesi yerine ben şahsen eskilerin “mefkure” tabirini tercih ederim, sizde zevkinize göre takılın; mesela yenilerin “ülkü”, yine modernist cilerin ise “misyon” kelimesi alternatif olabilir.
Bu arada eminim kelimelere göre insanları nasıl ilerici, gerici, modernist vs gibi etiketlendirdiğimi, ve nasıl bir insanlık kıyımı yaptığımı farketmişsinizdir. Bazen kelimeler kimlik taşırken, bazende de kimlikler kelime taşır. Neyse bu hamur çok şu götürür belki başka bir zaman etraflıca ele alınabilir.
Hayat çok kısa ve insanın istek, arzu ve ihtiyaçları ise sınırsız, ve üstelikte ortalama 60 yıllık ömrün 20 si çocukluk maceraları ile geçtiğini düşündüğümüzde ömür denilen bu sermayenin çok az kaldığını görürüz. İşte geri kalan bu kısacık zamanı en verimli bir şekilde kullanabilmek, ve oyun bitip sahne kapandıktan sonra geride kalan izleyicilerin kulaklarında bir hoş seda bırakmak iste “idealist” yada ‘mefkure” insanı olmaktan geçer. İşte herneyse o hayaliniz, hülyanız, rüyanız, onun uğrunda adanmış bir hayat vermeniz demektir, idealizm. İdealsit yaşamak araç kullanmak gibidir, çok fazla gafleti kaldırmaz. Napolyon’a Romayı yaktıran, Aşık Veysel’e “güzelliğin beş para etmez bu bendeki göz olmasa“dedirten, Yunus a “Yaratılanı severim yaratandan oturu” dedirten, ve Hitler’ ede insanlık tarihinin en vahşi kıyımını yaptıran hep ayrı ayrı birer “İdealist” bir ruh olma çabası değilmiydi? Sizde bu geniş spectrumda kendinize bir çizgi çizip neyin hülyasını kurup sevdasını çektiğiniz iyi tespit etmeniz sizi idealist bir ruh olmaya iten ilk basamak olacaktir.
İdeallerimiz çoğunlukla sevdiklerimiz ile nefret ettiklerimiz arasındaki acının büyüklüğüne göre bir değer kazanır. Bu acı farklılığı başlangıçta küçük değerler olur, ancak gittikçe –insan hayatı gibi çok boyutlu bir mekanda- bu fark hızla artar ve insan artık geri dönülmezin başına gelir. Amerikalılar buna “Rubicon” derler. İşte yollar burada ayrılır, sizi “ötekileştiren” ilk adımı artık atmış olursunuz. Bazı idealist ruhlar Mevlana gibi bağırlarını açar, “sevgiyi sevmek ve nefrete nefret etmek ” gibi birleştirici unsurları kendilerine mefkure edinirken, bazıları ise “Hitler” gibi “bizden olmayana ölüm” şarkıları besteleme ve icra etmeyi gaye ve hayal edinirler. İste, buraya kadar yazılanların özeti şu iki gelecek kelimede saklı “İnsanlar idealleri kadar yaşarlar”. İdeali kendisi olanın ölmesi ile herşeyi ölür gider, ideali bütün insanlık olan insanlık durdukça yaşar.
Matematikte ortak çarpan vardır, iste yukarıdaki İngilizce ifade esasen bütün idealist kişilerin karakter dünyasını örgüleyen tam olarak ortak çarpan kümesidir.
Basit yaşama, kibir ve gururu kaldırırken, sizi insanlar nezdinde sevimli kılar, eylem ve söylemleriniz karşı taraftan karşılık bulur. İnsanlar sizin bir menfaat için kendilerini rahatsız etmeyeceğinizden emin olarak size karşılık verir. Buda zaten otomotik olarak dünyadaki insanaların 3 te 2 sını elemeniz demektir.
Sevdiğinizde içten ve karşılıksız sevmek -hani şarkının birinde dediği gibi “ben sevdim mi adam gibi severim”, sizin için kara gün dostu olarak geri döner. Sevginin tezahürü-bilinenin tam aksine-maddi kurabiyeler değil, ilgi, alaka ve hiç bir menfaat beklentisi içinde olmadan karşılıksız teklif ve mukabele etmektir. “Parası kadar sevilen arkadaş, parası bitince hiç olmayan sırdaş” muhabbetlerini çok duymuşuzdur.
Sosyal hayatımızda ilişkilerimizi zehirleyen, kemirip bitiren “Neme lazımcılık” kısır döngüsünün zaralarını hepimiz
az çok biliyoruz. Bugün başkasına lazım olan bir şeyin elbette birgün kendimizede lazım olacağını düşünemeyecek kadar bazen sığ görüşlü olabiliyoruz. Hatta sosyal bir yara olarak hergün daha belirgin karşımıza çıkan “düşene bir tekme de sen vur‘ sözü ne kadar insanlıktan nasibini aldığını üzülerek görmekteyz. Büyük- küçük, zengin-fakir, güzel-çirkin-, okumuş-okumamış (cahil diyemeyeceğim, çünkü nice okumuşlar gördüm cahillikte okumamışlara külah giydirirler) demeden herkese göstereceğiniz aynı ilgi ve alaka, dertleri ile dertlenme, sizin –farkında olmasanızda- değerler dolusu insanlık merdivenlerini hızlıca çıkıp, bir deniz feneri gibi, etrafa ışık saçan bir ferd olmanıza vesile olacak. İstesenizde istemesenizde bir çok kişi artık adımlarında ve sözlerinde sizi taklit edecek, hal ve haraketlerinde sizi rehber alacaklar.Eskilerin ”kamil insan”, yenilerin de “rol model” dediği toplum içinde parmakla gösterilen örnek kişilerden olarak kalp ve gönüllerde taht kuracaksınız.
Dil herşeyin devası olduğu gibi, herşeyin de belası dir. Konsumaya başlamadan önce yaratanın iki kulak, ve iki göz verdiğini, buna rağmen bir adet dil verdiğini düşünerek, iki kez duyup, iki kez bakıp bir defa konuşmak lazım. Sonra sosyal hayatta “ne söylediğimzden ziyede, karşı tarafın ne anladığı daha önemlidir”. Demek ile demek istemek arasında çok far vardır. O yüzden iyi hesap edilmemiş, hedefi belli olmayan, kulak, göz, kalb ve beyinden vize vurulmamış, eskilerin tabiri ile “laf-ı güzaf” yani boş laflar toplumda ve insan ilişkilerinde en büyük yaralanmalara yol açar. Onun için dil belası onulmaz derler. Maarifet odur ki, bir fikri öldürürken sahibini ayakta diri tutabilelim. İşte bu saydığım haslet sizleri konuştuğunuz zaman dinlenilen ve bulunduğunuz ortamda başkalarının konuşmadan çekindiği bir şahıs olarak öne çıkmanıza vesile olur.
Bastada belirttiğim gibi İnsan olmaklığımızla istek arzu ve ihtiyaçlarımız sonsuz, ancak bizler hem bilgi, hem beceri hemde fiziksel olarak bir çok mevzuularda güçsüz kalmaktayız ve elimiz beli bir noktanın ötesine artık yetişemez hale gelmektedir. İşte o noktalarda insan olduğumuz hatırlayıp, elimizden gelen herşeyi tam ve zamanında yaptıktan sonra gerisini artık yaratıcıya bırakmak hem yaratılmış olarak bizim vazifemiz, ve hemde yaratıcı olarakta önün hakkıdır. –Tabii geç olmadan belirteyim; burada bir yaratıcının varlığına inanmayan arkdaşlar var ise onlarında vicdanlarına saygılıyız. (Yanlız bu son başlık onlara yardımcı olamayacağı için Amerikalıların tabiri ile onlar için “I feel sorry about you” der yolumuza devam ederiz)—Bu teslimiyet birey bazında ciddi psikolojik rahatlık verdiği gibi toplum sağlığı açısından çok ciddi yaralanmaların, sürekli kavganın, kuvvetlinin güçsüzü ezmesinin, hayatı bir “insafsız bir mücadele” olmaktan çıkarmanın ilacıdır da. İnançlı insanlar, hayatta cereyan eden olayları “tabii seleksiyona” değil, “yaratıcının icraat ve tasarruflarına” bağlar ve tesadüf ve şans yerine nasip ve kısmeti koyar ve ne kendisini ne de çevresindekileri kendi elinin yetmeyeceği olaylarda stress ve tehlikeye atmaz. Elinden geldiğini yaptıktan sonra gersini yaratıcıya bırakmakla birçok çözülmesi güç mevzuular çözülmüş, örneğin büyük haksızlık ve zülme uğramış bireyler artık bu davalarını büyük mahkemelere bırakmışlığın rahatlığı ile hayatına devam ederler. Örneğin, Üniversite giriş imtihanında o kadar çalışmasına rağmen istediği bölümü kazanamayan bir öğrenci kardeşimiz, mevzuyu-çevreninde baskısı ile- büyüterek sanki dünyanın sonu gelmiş gibi kendini intihara kadar götüreblecek bulanım türbülansına girme yerine, Amerikalıların “Divine intervention” dedikleri, “İlahi Takdir” razı olur, demekki nasip buymuş der, bunda da vardır bir hayır der, ve yoluna devam eder. Kimbilir yeni seçtiği yol—çoğumuzun hayatında bunu tecrübe etmişsizdir-başta gitmeyi arzu ettiğinden daha faydalı bir yol olarak karşısına çıkar ve hayret eder. Yine esklerin dediği gibi, elimizin ve gücümüzün yetişemediği noktadan ötesi için “görelim mevlam neyler, neylerse güzel eyler” diyerek teselli bulmakta ciddi fayda var.
Şimdi, bu yazıyı okuyan sizlerinde ortak amacı yurt dışına özellikede Amerikaya okumak için gelmek olduğunu biliyorum. Okumanın değerini bilip ona yatırım yapmayı planlıyor olmanızdan dolayı sizi tebrik ederim. Ancak birşeye başlamadan önce “neyi, nasıl ve neden” sorularını kendinize sorup, sadece şahsınıza bakan yönü ile bugününüzü değil, dünya dengesinde hala yerini bulamamış “vatan ve milletimiz için acaba daha nasıl faydalı olurumun?” sorusunu sorarak uzun vaadeli adımlar atmanızı tavsiye ederim. Kendini aşhıp, başkasını düşünmek tir idealistliktir, ve güzel ülkemizin sizler gibi daha çok okumuş idealistlere ihtiyacı var. Bunu size uzun yıllar Amerikada kadıktan sonra kısa bir tatil için sevinç ve heyecan dolu bir kalple vatanını ziyarete gelmiş, ancak büyük bir hüsranla geri dönmüş biri olarak yazıyorum. Sözümü Fransız düşünür, serbest piyasa eknomisinin kurucusunun sözü ile bitirmemk istiyorum.
“If wealth is lost, nothing is lost”
“ If health is lost sömething is lost”
“If character is lost, everything is lost”.
Peki bir sonraki yazıda “İdealism ve Realism” dengesini ele almak dileyigle kalın sağlıcakla.
Hasan Karaburk
Executive VP of University Affairs
Virginia International University
July 5th, 2009
harika bir yazi