Mine Tockey in kaleminden müthiş serinin 3. bölümü.
Dilek oturduğu masadan kalkıp Remzi’nin gösterdiği köşedeki masaya yürürken bacaklarının titrediğini hissetti. Çantası ile hırkasını masaya bıraktıktan sonra dönüp önceki masada kalan bardaklarını toplayıp tezgaha götürdü. İçerde peynir kesen Remzi omzunun üstünden ona bakıp gülümsedi.
Köşedeki masadan TV daha rahat görünüyordu. Remzi’nin dediği gibi bir iskemle daha çekip bacaklarını uzattı, hırkasını bacakları üstüne sarmaladı. Arkasına dayanıp gözlerini kapadığında ne kadar yorgun ve halsiz olduğunu faketti. Sadece kesilen elden akan kan değil isten kovulmanın acısı, içinde bulunduğu durumun açık açık gözleri önüne birden bire net bir şekilde serilmesi, bu hiç hesapta olmayan düne kadar yüzüne bakmadığı adamın söyledikleri herşey bir araya gelmiş bambaşka bir şekilde gerçek yüzüne vurmuştu. Evde olsa hemen internetin başına geçer Cino’nun “uzatmalıların” diye ad taktığı internet arkadaşlarından biri ile konuşmaya başlar, onlara planlarını anlatır, onların “Kolay kolay” demelerini dinlerdi. Bu “kolay kolay” diyenlerin hiçbiri şimdiye kadar nasıl kolay olacağını yada onlar için bu kadar kolaysa bunları onun için halledivereceklerini söylememişlerdi ama yine de onlardan biri ile konuşmak onu avutuyordu. Öyle ya şimdi Amerika’nın dört bir köşesinde arkadaşları hayranları falan vardı. Cino’dan sonra kendine “gel gel” diyenlere çok da güvenemez olmuştu çünkü Cino sözde ona yardım edeceklerin en önde gideni idi ve evini açmak ve yatağına almaktan başka birşey yapmamıştı şimdiye kadar. Sonra Remzi’nin söyledikleri geldi aklına.. Neyseki genede onu yapmıştı. Gelmiş alandan almış, iki aydır beş kuruş istemeden evinde barındırmış yedirip içirmişti. Remzi’ye göre buna da şükür demesi gerekirdi ama nedense Dilek’in içinden öyle gelmiyordu hatta o kendini kullanılmış hissediyordu.
5 ay önce gezmeye geldiğinde evinde kaldığı Emine’nin kendisini onu kullanmakla suçlaması geldi aklına. Kadın ona “bunu sana şimdi söylüyorum çünkü böyle davranırsan bundan sonraki ilişkilerinde de insanları kıracaksın” demişti. Gözleri kapalı Ohio’daki o günleri hatırladı. Akşamları Emine hanımın kendisine uzun uzun anlatıklarını.
“Sen yabancısın kendini kabul ettirmek için güler yüzlü ve dikkatli olman lazım. Saygı görmek için insanlara saygı göstermen lazım, teşekkür etmeyi unutma.” O zaman ne kadar sinirine dokunmuştu bu laflar. Bu insanların her dakika teşekkür etmelerine hala alışamamıştı. Hala insanlarla göz göze gelmekten kaçınıyor konuşmamak için mümkün olduğunca kimsenin suratına bakmıyordu. Kadının o zaman ona durup durup “buraya fakir olmak için geliyorsun” demesi, onu aşağılaması olarak gelmişti ona. Kendisi hanım efendi olmuştu da Dilek sanki olamayacaktı. Evet kadın ona neler yaşadığını neler çektiğinide anlatmıştı ama canım oda aynı şeyleri yaşayacak değildi ya.. Oysa sanki dediklerinin hepsi çıkmıştı teker teker. Onca çabalamasına rağmen öğretmenlik yapamayacağını kabullenmek zorunda kalmış, ingilizcesini kullanmayı bir türlü becerememiş sonunda da o aptal bagel dükkanına kadar düşmüştü. Şimdi ise o bile yoktu. Cebindeki son para ile bir dönüş bileti alabilirdi. Ama nereye? Baba evine gidip ben yapamadı mı diyecekti? Dersanenin parası çoktan gitmişti, iki ay içinde işine yerleşip evini kuracağını düşünmüş, oğlunu almayı planlamıştı ama okullar geçen hafta başlamıştı bile.. Ve daha hiçbirşeyi olmadığı gibi birşey kuracak parası da kalmamıştı. Macys`in parlak vitrinlerine lanet ediyordu şimdi.
Aldığı topuklu pabuçlar, tüllü bluzları giyecek yer bile bulamamıştı. Zaten ilk atışmaları da Cino ile böyle başlamıştı. Mall’larda gezerken dayanamayıp aldığı ipek çamaşırlar oğluna aldığı oyuncaklar, makyaj malzemeleri, banyo köpükleri. O zaman düşünmemişti bile neyin kaça olduğunu, kendi parası idi bu adamın ne hakkı vardı ki karışmaya durup durup ”Allah senin kocan olacak adama yardımcı olsun” demeye. Oysa şimdi kutu kutu çamaşır dolabında yığdığı oyuncaklarla oynamak için oğlunu getirtmek bile hayal olmuştu. O zaman düşünmemişti çünkü nasılsa kısa zamanda öğretmenlik yada benzeri bir iş bulacak senede 30-40 bin dolar yapacaktı. Bakmıştı bu işlere ne verildiğine, biliyordu. Ne iş istediğini bile biliyordu ama olmamıştı işte. Öğretmenlik için sertifikası olması gerektiğini taa o ilk gelişinde Emine söylemişti ama diğer konuştuğu adamlar “yok canım sertifikasız da olur” demişlerdi. Oysa bir türlü olduramamıştı, değil ki oldurmak gidip konuşamamıştı bile. Milli Eğitim Müdürlüğüne gidelim konuşalım dediğinde Cino gülmüş, “ben konuşacam seni mi ise alacaklar?” demişti.
Yalanda değildi.. Bir türlü ağzını açıp konuşamıyordu. Bagel dükkanında bile önce kasada çalışacak diye başlamış müşterilerin dediklerini anlayıp cevap veremeyince Nino cadısı sen bagelları hazırla deyip Türk kızı bunun önüne sokmuştu. Oysa bu başı bağlı köylü kız onun yanında kör cahildi. Ama işte burada o müşteriden siparişi alıp ona ne yapacağını söyleyen adam olmuştu. Dilek buna için için içerlemiş, kız ilk günlerde ona yanaşıp lak lak etmek istediğinde hiç yüz vermemişti. Bu kız memlekette olsa evine ancak hizmetçi olarak girerdi. Ama sonunda kız da ona yardımı kesmiş siparişi aldıktan sonra tercüme bile etmemeye başlamıştı müşterinin ne istediğini. O yüzden de başı derde girmişti ya.. Bir yandan bir önceki siparişi hazırlarken bir yandanda pür dikkat yeni gelen müşterinin ne dediğini anlamaya çalışırken bir dolu hata yapmış sonunda da bugün elini kesivermişti.
“Paçoz karı” diye düşündü, muradına erdi, attırdı beni işten şimdi kına yaksın artık. İçi zehir zemberek acımaya başlamıştı artık. İnsanların onu aşağılamalarına, adam yerine koymamalarına dayanamıyordu. Bu sıfır olmak ve sıfırdan başlamak lafından usanmıştı.
O sıfır değildi ki Dilek Hanımdı. Dersane sahibi, kariyer kadını yanlız yaşayan, canının istediğini yapan, bağımsız bir kadındı. Cino ondan temizlik, yemek beklemiş, diğer bütün Türkler durup durup yeni olmasını kafasına kakmış Amerikalılar ise sık sık yabancılığını kafasına kakmışlardı. Herkes, herşey ona karşı gelişiyordu.
Hatta 5 ay önce Emine hanımın tanıştırdığı sonra da kalkıp ona gitti diye bozulduğu Bekir bile ağız değiştirmişti. O bir hafta Arizona’da sanki balayı yaşayan onlar değildi. Cino’ya geldiğini öğrendiğinde onla alay etmişti. Açıkçası o zaman Jersey’e Cino’ya gelmek daha akıllıca görünmüştü çünkü Bekir’in öyle evlenmek falan gibi niyetleri yoktu. Mimar olduğunu söyleyip duruyordu ama açıkçası kaçak göçek bir işlerde çalışıyor, öyle aman aman bir yerde de yaşamıyordu. Genede arabasını vermiş kullandırmış onu gezdirmiş ve en önemlisi oğlunada pek iyi davranmıştı. Ama Jersey’de işler iyiye gitmeyince onla konuşmuş ve nasıl ağız değiştirdiğini görmüştü. Bekir artık “gel hallederiz kolay” demiyordu. Gelir benle bir iki hafta kalırsın ama kiranı ödeyerek diyordu. Efendim eylülde kızı gelecekmiş uzun vadeli yeri yokmuş falan filan. Yani artık orası da hikaye olmuştu. Emine hanımla köprüleri daha dönmeden atmıştı. Kadın onu eleştirdiğinde o da oturup ağır bir email yazmış artık onunla görüşmeyeceğini bildirmişti. Şimdi artık geride pek kimse kalmamıştı listesinden. Chicago Madison’da ona yardım edeceğini söyleyen adamla da konuşmuyorlardı artık. İçindeki yoğun sıkıntı ile sızıp kaldı.
Nuriye, kahvenin kapısını itip girdiğinde saat üç bucuğa geliyordu. Dilek işten ayrıldığından beri başka kimse olmadığı için koşturup durmuştu. İşler biraz sakinlediğinde de Nino eline bir 50 dolar sıkıştırıp Dilek’i bulmaya yollamıştı. Kadın cadı idi falan ama kötü bir insan değildi. Aklı belliki Dilek’te kalmıştı. Nede olsa kaza dükkanında olmuş, onun hiç suçu olmasa da bu yol iz bilmez kadının ne yaptığının derdine düşmüştü. Nuriye de Dilek’i nerede bulacağını bilmiyordu ama arada sevgilisi ile bu Türk kahvesinde buluşup eve gittiklerini bildiğinden Nino “Nora git sunu bul, ne durumda bak ve bu parayı ver” dediğinde kalkıp kahveye gelmişti. Sessizce içeri süzüldü, kahve nerdeyse boştu. Ortada bir masada iki kişi oturmuş sohbet edip çay içiyor, Remzi de tezgahın ardında birşeyler yapıyordu. Tezgaha yanaşıp “Merhaba Remzi abi” diye adeta fısıldadığında Remzi irkildi.
“Oooo Nuriye, kız nasılsın ödümü patlattın amma sessiz geldin!”
Nuriye başörtüsünü çekiştirip önüne bakarak gülümsedi.
“Hayırdır ne istemiştin?”
”Abi, Nino Dilek için yolladıydı tanır mısın?”
Remzi bir yandan bir elini kurularken, diğer eli ile dükkanın en kuytu köşesini işaret etti. Dilek başını duvara dayamış bacakları başka bir iskemle üstünde uyuyordu.
“Ahhh.. iyimi bari nasıl oldu eli? Aman bu sabah domuzlar gibi kanadı.”
“Kötü kesmiş ama iyi şimdi. Ne o Nino ne diyo?” Nuriye zaten kısık sesini iyice alçaltıp;
“Ne desin ki abi, bu hiç birşey bilmiyoo.. İlk günden kahve makinasını bozdu, konuşamıyoo, müşteriye gülümsemiyo bile. Bugün bir de kendini doğrayınca Nino’yu da deli etti.”
“Kız sen niye yardım etmedin ki? Ayıp değil mi memleketlimiz nede olsa.”
“İyi de abi hiç yüz vermezki, selamı bile sakınır. Memleketlimiz ama biz ona yakışmıyoruz herhal!”
“Deme öyle Nuriye kız, deme öyle, hatırlamaz mısın ilk zaman nasıl oluyor?”
“Abi biz nankörlük etmediydik ama. Elimizden tutanın kölesi olduyduk.”
Remzi koca bir kahkaha patlattı.. “Kız sen köle mi aran?”
“Yok yaa abi lafın gelişi. Ama dedim ya biz, bize yardım edilince anlardık, bu öyle değil.”
“Ne olursa olsun” dedi Remzi. “Peki ne diyon? Konuşsam Nino’yla alır mı gene bunu?”
“Bilmem abiı .Nino cadıdır bilin ama genede yufka yürekli karıdır belkim.. Haa buna bu parayı yolladı.” Nuriye göğsünden çıkardığı buruşuk para tomarını Remzi’ye uzattı.
“Git kendin ver” dedi Remzi. Dilek uyanmış şaşkın şaşkın nerdeyim der gibi etrafına bakıyordu. “Git hadi.. Unutma düşene el vermek sevaptır.”
Nuriye ağzının içinden homurdanarak köşeye doğru yöneldi.
“Dilek, Nino bunu sana yolladı” diye parayı uzattı.
Dilek hala uyku sersemi idi. Paraya sonrada Nuriye’ye baktı, olanları hatırlayınca gözleri doldu gene.
Nuriye bu ağlamaklı yüze bakınca içi yumuşadı gene. Yanına diz çöktü, elini Dilek’in yaşlarla ıslanmış yüzüne sürerek
“İyi misin sen ablam? Dur dur üzülme be.. Belkim bakariz bir çaresine”
Remzi elinde iki bardak çayla tepelerinde belirdi.
“Heyy hadi bakalım toplayın kendinizi, ne bu böyle” çayları masaya koyup önlğünün cebinden çıkardığı kağıt peçeteyi Dilek’in eline tutuşturdu.
Ortadaki masada sohbet eden iki adam susmuşlar merakla onları izliyorlardı.
Remzi bir iskemle çekerken Nuriye’ye de diğer iskemleyi gösterdi..
“Hadi otur bakım şuraya da çayımızı içelim. Sen de sus artık be kızım, ne o ince hastalığa mı kapıldın sanki.. Her derdin çaresi var, hele dur bakalım bir kafamızı toplayalım da ne yapacağız bakalım.” Sonra Nuriye’ye dönüp “ Sen bugün göz kulak oluver Nino’ya, yangından mal kaçırır gibi birini bulup almasın işe. Biraz da dil dök işte pek pişman pek perişan Dilek diye.. Oldu mu?”
Dilek atıldı..”Yok yok istemem geri dönmem ben.”
Nuriye dönüp Remzi’ye “Tamam ağbi”dedi, ardındanda Dilek’e dönüp “Öyle deme be abla Nino iyi kadındır, bakma sen onun edepsizlendiğine. O sadece dilinde, bak tanısan anlarsın.”
Çayından koca bir yudum alan Remzi kükredi. “Ne dedik biz daha bir iki saat evvel dilencilerin seçme hakkı yoktur, sen sus! O yüzden işin kötüsü iyisi yok, bu şimdi elindekini kaçırmıycan hiç değilse. Onu halleder, o derdi aradan çıkarırsak kalacak yerle felan da uğraşabiliriz.” Sonra dönüp Nuriye’ye “Ben yarın sabah gelir konuşurum Nino ile, 10 yıllık komşuluk hatırı var. Sen de bakiim şimdi, kaçta gidiyonuz dükkana.”
“Abi ben 6’da ordayım, Nino benden önce gelir açar hep.”
Remzi gülümsedi “Vay İtalyan cadısı, kargalar kahvaltı etmeden haa.. Oldu sen şimdi de bana bakayım bugünlerde oda kiralayan var mı bizimkilerden?”
Nuriye çayından aldığı yudumun ardında başörtüsünü bir daha çekiştirdi. Bu yeni durumu sevmişti, şimdi başrolde oydu ve ondan bilgi soruyorlardı. Keyifle şöyle bir doğruldu.
“Hımm Elife ablanın büyük oğlan evden ayrıdlıydı, geçen ay çalışmaya Florida’ya gittiydi ya.. ben ona sorarım bu akşam iş çıkışı.. Belki onda boş bir oda vardır. Kızla kaldılar bunlar. Kız iyi kazanıyoo ama Elife ablanın iş yerinde layout varmış, o korkar dururdu onu da çıkarırlarmı diye, bak bu işine de yarar hem kız evde hemen hiç yok ona da can yoldaşı olur.”
Nuriye kafasında bu durumu tartıp biçip keşfinden pek memnun gülümsüyordu.
“Aferin sana bee Nurişşş! Bak ne biçim aklın çalışıyor. Hadi sen dön işe de Nino’yu daha fazla deli etme, karı zaten Türk’lere gıcık olmuştur bugün, hepten kızdırmayalım.. Sen, Elife hanımı yokla, yarın sabah dükkanda söylersin ne oluyor, oldu mu? Dilek şaşkın ve çaresiz oturduğu yerden kendi yaşamını planlamalarını izliyordu. Bir saat önce herşeyi kaybetiğini düşünürken, şimdi birer birer herşeyin kuruluş umudu çıkmıştı yeniden.
Nuriye, Dilek’e dönüp yanağından öptü “Hadi ablam sen üzülme artık biz bunları hallederiz“ derken sesi neşe ile çıkıyordu. Remzi ile kızın adeta seke seke kapıya gidişini sessizce izlediler. Remzi Dilek’e döndü:
“Eee ne o surat hala?” Dilek gülümsedi.
“Sağ olasın ağbi!”
“Bak kızım insanın insana yapacağı sınırlıdır, gerisini sen kendine yapacaksın, önce gülümsemeyi yüzünden eksik etme, özür dilemeyi, teşekkür etmeyi unutma ve kimselere bakma, kendine güven.”
Dilek derin bir iç çekti “Tamam Remzi ağbi” dedi.. “Allah razı olsun senden”
“ Sen razı ol yeter. Unutma sen iyi olunca herkes iyi olur. Allah’ın iyi kulu imişsin ki seni bu kapıya yolladı, bak kısmetini verdi.”
Orta masada oturan adamların çay bardaklarını işaret etmeleri üzerine doğruldu tezgahın ardına doğru yürüdü. Dilek de uyuşan bacaklarının üstüne dikilip masadaki bardakları toplayıp tezgahın arkasına geçip yıkamaya başladı.
Remzi, omzu üstünden bakıp gülümserken sert bir sesle de “Kız yaranı ıslatma!” diye bağırıyordu.
Galiba hikaye beklendigi sekilde son buldu.Elinize saglik. Yine cok guzel anlatmissiniz.. Hikayede anlatilanlar -benim de Amerika’da bulundugum kisa donem icinde- neredeyle aynen sahit oldugum durumlar. Bence sorun Amerika’yi filmlerden taniyan insanlarin buyuk beklentiler ile gerektigi kadar ve hatta hic hazirlik yapmadan bu ulkeye gelerek maceraya atilmalarindan baska bir sey degil. Herkesin bilmesi gereken onemli nokta su bence ; Burasi bircok acidan cok gelismis, bireyselligin ve rekabetin had safhada oldugu, isini iyi yapanin kazandigi, yapmayanin ise hic sansinin olmadigi, her koyunun kendi ve sadece kendi bacagindan asildigi, sistemi cozen ve geregini yerine getirebilenler icin harika, ama armut-pis-agzima-dus diye dusunenler icin ise cehennem olabilecek bir ulke. Ama bunlari ogrenmenin cesitli yontemleri var elbette. Eger dersinizi masa basinda iyi calimazsaniz hayat size bunlari cok acimasiz sekilde ogretir, ozellikle Amerika’da. DEdim ya , her koyun kendi bacagindan asiliyor burda