O günün en zor yanı akşam kahveye gelen Cino`ya dert anlatmak olmuştu. Allahtan Cino daha kapıdan girer girmez Remzi alıp bunu kahvenin en üç köşesine götürmüş ve yarım saat fısır fısır konuşmulardı. Cino yanına geldiğinde süratı iki karıştı ama en azından hemen onu suçlamaya başlamamıştı.
Soğuk bir sesle nasılsın diye sormuştu. Sonrada arabadan eve kadar ağzını açmamıştı.
Mine Tockey in kaleminden müthiş serinin dorduncu ve son bölümü. Eve vardıklarında pek adeti olmadığı halde hemen mutfağa koşturmuş bir gün önceden kalan çorba ile pilavı ısıtmaya koyulmuş hatta işi daha da ileri götürüp birde salata yapmıştı. Cino üstünü değiştirip geldiğinde hala soğuktu. Her zamanki gibi televizyonu açıp koltuğuna gömüleceğine “Konuşmamız lazım” demişti.
Yemekte sessiz geçmişti. Artık Dilek dokunsalar ağlayacak halde idi. Son lokmasını ağzına atıp tabakları lavaboya taşıdığında Cino ona elini ıslatmamasini söyleyip tabakları suyun altında akıtmaya başlamıştı.
Dilek onun elinden aldıklarını bulaşık makinasına yerleştirmişti. Son tabaktan sonra ikiside lavabonun önünde dikili kalmışlardı.
Çino ciddi bir yüzle ona bakmaya başlayınca, Dilek dudaklarının titrediğini hissetti.
Çino`nun gerçek adı Celalettin idi ama nedense bu italyan mahallesinde Cino diye tanınmış ve sonuçtada vatandaşlığını alırken Cino adını almıştı.
“Olanlar hakkında birşey söylemeyeceğim” diye başladı Cino. “Zaten dibe vurmuş durumdasın, birde ben yüklenmeyeceğim. Ama işini ayarlar ayarlamaz taşınmanı istiyorum. Bunu da o beğenmediğin Remziye borçlu olduğunu söyliyeyimde içimde kalmasın.”
Dudaklarının titremesi gözlerine dolan yaşlarla birleşen Dilek fısıldadı. “Teşekkür ederim”
Birden ne dediğini farketti, bu onun Amerika’daki ilk teşekkürü idi. Bunu düşünmesi ile yaşlar hepten çeşme gibi akmaya başladı gözlerinden.
Cino hala dikiliyordu karşısında önce elini omzuna koydu biraz çekimser sonra dayanamayıp başını göğsüne yasladı ve sırtını sıvazlamaya başladı.
“Bak kötü bir insan değilsin, aptal hiç değilsin ama artık anlamanın zamani, başka bir dünyadasın. Ve bu dünyanın kuralları başka. Sırtında Türkiyeden getirdiğin küfeyi burda taşımak yetmiyor.”
Onu omuzlarından tutup kanepeye oturttu. Bir rulo kağıt havlu kapıp eline tutuşturdu ve karşısına oturdu. Dilek yüzünden süzülen yaşlarla zaten ağzını açacak halde değildi.
Çino derin bir nefes alıp tekrar başladı. “Bak şimdi, bugüne kadar ne oldu. Önemli olan yarın. Sıfırdan başlamaya hazırmısın?” Burnunu silerken Dilek başını salladı. Herşeye hazırdı. Yada hiçbirşeye hazır değildi. Şu anda öyle uyuşmuş bir haldeydiki adını bile zor hatırlıyordu.
Çino koltuğun gerisine yaşlanırken korktuğu soruyu patlattı”Şimdi ne yapmayı düşünüyorsun?”
“Bilmiyorum” dedi Dilek iyiden iyiye urkek bir sesle. “Gerçekten bilmiyorum”
Bir sessizlik oldu.Dilek kafasını kaldırıp Cinoya baktı. Adam gözlerini arkasındaki duvara dikmiş belli birşeyler düşünüyordu. Soru bir daha kafasında yankılandı.
Sahi ne yapacaktı şimdi? Birden kendinin bile tanımadığı bir sesle” Belki en iyisi Türkiyeye geri dönmek” dediğini duydu.
Çino uykudan uyanır gibi irkildi, “Tabii bu senin kararın.” Dedi. “Ama hepimiz bir yada birkaç defa senin şimdi bulunduğun yerdeydik. Ama eğer kalacaksan sana yardım edeceğimizi bilesin.” Dilek tekrar hıçkırıklara boğulurken “Teşekkür ederim “ diye mırıldandı. Artık bu kelime o kadarda zor çıkmıyordu ağzından.
Çino “ Remzi Nino ile konuşacak. Büyük ihtimalle geri dönersin işine, eve gelince Remzi bir Türk kadının yanında oda var dedi ama bana sorarsan senin dilinin açılması için biraz Türklerden uzak durman lazım. Yarın işyerindeki bir arkadaşa soracağım yanlış hatırlamıyorsam bir oda arkadaşı arıyordu. Sağlam bir hatundur. “ Cino doğrulup ayağa kalktı. “Hadi geç oldu.Yarın ola hayır ola, sen bu akşam gene bir düşün ne istiyorsun, ne yapacaksın.” Dilekte kanepeden doğrulurken basını salladı. Evet düşünmeye ihtiyacı vardı. Misafir odasının kapısına doğru yürürken Mutfağın ışıklarını kapayan Cino seslendi. “Birşeyi unutma ama, kalacaksan kendine güvenmeyi, kendi ayakların üstünde durmayı öğrenmen lazım. “ Dilek durakaldı, dönüp baktı. Cino da ona bakıyordu. “Kimsenin koynundan geçen kestirme seni bir yere götürmez, ne yapacaksan kendin yapacaksın unutma.” Cino bu son cümleyi yumuşak birsesle ilave etmişti. Ama Dilek süratına atılan bir tokat gibi algıladı. Bir an ağzını açıp birşey demeye yeltendiysede vaz geçti sadece kafasını sallayıp misafir odasına girdi.
İçi boşalmış gibiydi. Yatağın üzerine uzanırken yatak örtüsünü üzerine çekti. Soyunmaya ve yatağın içine girmeye hali yoktu. Yatağın yanındaki sehbada laptop unun ekranında msn’e gelen mesajlarla yanıp sönüyordu. Birkaç saniye boş gözlerle baktı ekrana sonra uzanıp msn’i kapattı. Kimselerle konuşacak halı yoktu. Ekrana tv seyredebileceği siteyi açtı. Bu akşam Türk televizyonu seyretmeyecekti. Eminenin aylar önce söyledikleri kulaklarındaydı şimdi, “Gece uyurken televizyonu açık bırakırdım,bazen gece yarısı duyduğum birşeyi anlamaya çalışırken uyandığım olurdu”. Biryerden başlamak zorundaydı. Neden bu olmasın. Ekranda başlayan diziye göz ucu ile bakıp kulaklığında dinlemeye çalışırken gözleri kapandı. Aklından son geçen şey sabah kalktığında duşta olmasi gerektigiydi. Amerikada yaşayacaksa Amerikalılar gibi yaşamalıydı. Uykunun karanlığına dalmadan son aklından geçen oğlu oldu ağlamaktan şişmiş yüzü gevşeyip dudaklarında bir gülümseme belirdi.
Dilek iki gün sonra Nino`nun yanına işine dondu. O hafta Amerikalı yeni oda arkadaşının evine taşındı. Kısa bir süre sonra gece okuluna devam ederek manikurcu olamak üzere sertifikasını aldı. Oğlu o yaz yanına geldi ve 4 sene sonra başka bir eyalete taşındılar.
Artık iki iste çalışması gerekmiyor ve bugünlerde tekrar okula dönerek öğretmenlik yapabilmek için gerekli fark derslerini almak niyetinde.
SON