11 yıl önce;
Sevimsiz Kasım ayının, yalancı güneşi, kalbimi titretirken,
En sevgili sevgilim… Babam;
Ağlayan sarı yapraklarla birlikte bir çukura konurken…
Beyaz kefenin üzerine inci taneleri gibi, toprak hüzmeleri düşerken…
Ben; “Hani 7 uğurlu sayımdı?
‘Kara toprak’ dedikleri de yalanmış, bak aslında kahverengi…
Hatta boz?..
Aslında her şey yalanmış…” diye düşünürken…
Birden boş bulundum…
Direnemedim bile.
Güçlü kocaman bir el beni, o dev, çift kanatlı korkunç kapıdan içeriye itekleyiverdi…
Yüksek bir sahnedeyim.
Her yaştan milyarlarca çocuktan oluşan dev bi orkestra.
Simsiyah siluetleri.
Küçücük bir sahneye sığışmışlar, herbiri ayrı bir notada…
Herbiri aynı koroda.
Herbiri ayrı ama hepsi aynı şarkıyı söylüyor.
Arkamdan itekleyen kocaman elin sahibi, boğuk bir sesle;
“Adam gibi adam olan babaların, yetim çocuklarının orkestrasına hoş geldin” diyor.
Korkum büyük… Dönüp bakamıyorum bile.
Öylece dikiliyorum.
Dipsiz bir karanlık kuyu gibi tavandan; kopkoyu…
Vişne çürüğü rengi kadife perdeler iniyor sahnenin iki yanından.
Boyum seviyesine, indikçe, bordonun tonu aydınlanıp, kan kırmızısına dönüşüyor…
Sağ tarafta, kocaman ince uzun bir pencere…
Dışarıdaki kasım karanlığını aydınlatan bir çınar dalında, düşmemek için direren, tek bir kırmızı yaprak…
Sahne aydınlık, pırıl pırıl.
Sayısız ama aslında, sayılı çocuğun yüzündeki derin çizgileri, gayet net görebiliyorum.
Yanımdaki benden, takriben 10 yaş büyük çocuğun ak saçlarındaki telleri bile, tek tek seçebiliyorum.
“Bu ışık nereden geliyor?” diye baktığımda, her çocuğun gözündeki yıldız gibi pırıldıyan gözyaşlarının sahneyi aydınlatan kaynak olduğunu anlıyorum.
Ciğerime kurulmuş orkestranın davulları en baş, kemanları en alto… gümbür gümbür çalarken… Mezo sopranolar, baş baritonlarla yarışırken… İki gözüm, iki çeşme yıldız akarak… Öylece… Dikiliyorum.
Az sayıda olmakla birlikte, yetim çocuklar arasında “Öksüz Çocuklar” da var. “Babasız” çocuklar ile “Annesiz”ler arasındaki fark çok bariz. Annesiz çocuklar koroda değiller. Onlar orkestra üyeleri.
Annesizlerin gözlerindeki yaş parlamıyor… Yontulmamış elmas gibi, kara kömür oturmuş göz pınarlarına.. Babasız çocuklar gibi, elleri başlarında değil, onlar kadar isyankar, onlar kadar dövüşken, şarkılar söylemiyorlar. Elleri yüreklerine basılı. Belli ki kalpleri çok acıyor. Sesleri çıkmıyor, ağızlarını bıçak açmıyor.
Bir de, hem babalarını, hem annelerini kaybedenler var. Onların gözleri buz kayası… Ne yıldız akıyor, ne elmas… Kör olmuşlar… Elleri ayakları, beş duyuları… Yokmuş gibiler… Bir şeyler mırıldanıyorlar… Kendileri de, kimse de duymuyor…
Seyirciler, bayram yeri çocuklardan oluşuyor. Annelerinin babalarının sıcacık ellerini sımsıkı tutmuş, allı güllü kıyafetleri ile; Mutlu….Cıvıl cıvıl parlayan gözleri, yaşsız çocuklar.
xxxx
Salonda anılar uçuşuyor.
İlk okula gidilen günler…
İlk yüzme dersleri,
İlk futbol topu… İlk bebek…
Çatık kaşları yumuşatan karneler…
Müsamere sonraları, yanağa,
Diplomalardan sonra alına,
Her gece uykuya gönderilirken buruna konulan…
Öpücükler.
Anılar kan kırmızı perde hizasındayken, senfoni orkestrasının nameleri çılgın allegrolarla coşuyor, andanteler mahsunluklara kaçıyor…
La bemollar, si bemolleri bastırıyor, Anılar, dipsiz karanlık kuyuya doğru, koyu vişne çürüğü perdeden tırmanırken; korodaki çocuklar acıklı ağıtlara geçiyor.
Herkes ayrı bir nota, herkes ayrı bir ağıt, Ama, herkes AYNI senfoniyi söylüyor hep bir ağızdan; Yıldız, kara elmas, buz yağıyor gözlerden…
Senfoninin dili olur mu? Yanımdaki ak saçlı çocuk, Yahya Kemal Beyatlı`nin muhteşem eserini tercih ediyor…
Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
Meçhule giden bir gemi kalkar bu limadan
Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol
Sallanmaz o kalkışta ne bir mendil, ne de bir kol…
Bir çok giden..
Memnun ki yerinden
Çok seneler geçti, çok seneler geçti…
Dönen yok seferinden…
Biçare gönüller! Ne giden son gemidir bu
Hicranlı hayatın ne de son matemidir bu
Dünyada sevilmiş ve seven nafile bekler
Bilmez ki giden sevgililer
Dönmeyecekler !
Ben babamın çok sevdiği bir Yıldırım Gürses bestesi seçiyorum mırıldanacak…
Yine mevsimler dönecek,
Yine yapraklar düşecek…
Giden sevgililer…
Geri dönmeyecek…
xxxxx
11 yıl oldu.
Çok gemiler kalktı,
Çok mevsimler döndü,
Çok yapraklar düştü,
Çok yalancı 7`ler…
Çok sevimsiz kasımlar geldi… Geçti.
Yıllar içerisinde, senfoni orkestrasındaki çocuklar eksildi. Onların yerini ikişer üçer, kendi çocukları aldılar.
Ama ben hiç değişmedim.
Gözlerimden sel olup akan yıldızlar hiç eksilmedi,
Yetim çocuklar senfonisi hiç bitmedi…
İki gözüm, iki çeşme yıldız akarak…
Öylece… Dikiliyorum.
“Hani bir Sezen Aksu şarkısında “Hiç bir acı sonsuza kadar sürmez” diyordu? Sezen de mi? Şarkılar da mı yalancıydı? Ne zaman sona erecek bu acı?” diye mırıldanıyorum. Arkamdaki boğuk ses: “Ölünce” diye fısıldıyor.
Sağ tarafta, kocaman ince uzun penceredeki, çınar dalında, düşmemek için direnen, tek bir kırmızı yaprak.
Nihayet…
Düşüyor.
Sayın Gamze Hanım;
Kaç kere birşeyler yazmayı denedim size. Ancak bu kadar mı tercüman olursunuz duygularıma…Babamı çok özledim….