BİR YOLCULUĞUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ


BİR YOLCULUĞUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ

Yine takıldım bir grupta çıkan bir yazıya. Daha doğrusu yazı dizisine. Gruptan bir arkadaş, Türkiye’den Amerika’ya Lufthansa ile giderken Frankfurt’ta bağlantı uçağının kaçması yüzünden havaalanında gecelemek zorunda kalır. Ve başından geçenleri anlatıp şikayetçi olur. Almanya vizesi olmadığı için transit yolcu salonundan dışarı çıkamaz. Bırakın yatacak yeri, oturacak koltuk bile bulamaz, yani zor bir durumda kalmıştır.

Özellikle kıtalararası uçanlar, hele de sık uçanlar bu ve buna benzer olaylarla karşılaşılar. Yani yabancısı değillerdir. Benim de çok anım var, tatlı, tatsız… Uçağın bayrağı her zaman iyi veya kötüyü göstermiyor, bunu öğrendim. Buna göre prensiplerim oluştu. Ben Lufthansa’yı tercih ederim genellikle. İki nedenim var; birincisi gideceğim yere bağlantıları çok uygun, ikincisi çok sakin ve iyi bir servisle yolculuk oluyor. İyi servis kavramı görecelidir, herkese göre değişir. Ancak diğer faktörler açıkça farkı belli eder. İki defa THY ile uçtum, biri Chicago-İstanbul, diğeri İstanbul-New York. Çocuk gürültüsünden o yolculuklar nasıl geçti kolay kolay anlatamam. Biliyorum çoğu kişiyi kızdıracağım, ancak demeliyim ki Türk ailelerin çocuklarını terbiye konusundaki anlayışı sınıfta kalıyor. Bir defa da Delta ile uçarken hostes benim düşüncelerimi teyit etti açıkça. Bana Türkiye uçuşlarını hiç istemediğini ve çocuklardan çok yorulduğunu söylemişti.

Uçuş anıları anlatmakla bitmez. Ama ben burada başka konuya değineceğim şimdi. Yine döneyim Frankfurt’ta geceleyen arkadaşın durumuna. Denilebilir ki, ‘bilgi en büyük kuvvettir, önceden bu gibi durumlar bilinmeli ve olabilecek tedbirler alınmalı. Havayolu şirketlerinin sorumluluğu nereye kadardır, gümrük nedir önceden öğrenilmeli’. Ya da denilebilir ki (dendi de zaten) ‘mutlaka şikayetçi olunmalı’. Ya da yine denilebir ki (dendi de zaten) ‘Aman Lufthansa ile uçmayın, Hitlerin torunları bunlar, Türkleri hiç sevmezler, zaten batmak üzereler’. Ya da daha çok şey, bu ve buna benzer. Hele mantık değil duygular öne çıkınca…

Biraz daha uzaktan bakalım isterseniz konuya. Ülkelerin konumlarından, ya da dış politikalarından kaynaklanan bir gerçek var: Bazı ülkelerin vatandaşları serbestçe dolaşabilirken bazıları vizeye mahkum. E hani hepimiz insandık? Nerede insan hakları? Nerede ‘dünya masmavi bir gezegen, uzaydan sınırlar görünmüyor ki üzerinde yaşayanlar bir yerlere gitmek için izin alsınlar’ düşüncesi?

Felsefe başka da gerçekler daha başka. Eğer Frankfurt havaalanında Almanya vizesi olmadığı için sıkıntı çeken kişinin bir de Amerikan vatandaşlığı olsa, elini kolunu sallaya sallaya gümrükten geçer ve Lufthansanın misafiri olarak otelde geceler, ertesi gün rahatça gideceği yere uçardı. İşte fark burada, oysa kişi yine aynı kişi. Yani kişi değil pasaport konuşur.

Vizenin sebebi nedir? Her ülkenin vize uygulaması konusunda kendisine göre gerekçeleri var. Siyasi-politik, ekonomik sebepler öne sürülebilir. Haklı da olabilirler. Türkiye de diğer bazı ülkelere vize uygulayanlar arasında, ama baktığınızda çoğu misilleme amacı taşıyor ve gümrük kapısında harç tahsilatı ile misafirlerini buyur ediyor.

Vize, talep eden ülkenin bir yerde kuvvetini, yaptırım gücünü de ortaya koyuyor. Açıkça diyor ki ‘senden gelecek vatandaşlarına ihtiyacım yok, süzmek ve kontrol etmem gerek!’ Yakın tarihlere kadar Almanya konsolosluğu önünde sıra bekleyenlerin durumları ve bir yerde aşağılanma denilebilecek mağduriyetleri çok konuşuldu, hepimiz biliyoruz. Ama Türkiye vizelerin kaldırılması konusunda hiç birşey yapamadı. Üstelik vize talep eden ülkelerin sayısı arttı. Kimi zaman kızdık, kimi zaman dönüp kendimize bakınca onlara da hak verdiğimiz oldu.

Şimdi ben burada yine dönüp kendimize bakıp bir analiz yapmak ve neden Türkiye’den vize isteyen ülkelerin sayısının bu kadar kabarık olduğunu anlamak istiyorum.

Soğuk savaşın sona ermesinden sonra dünyada başka türlü ve gizli bir kutuplaşma başladı. Dinsel inanç ayrılığı! Aslında bu çok uzun yıllar öncesine dayanır ancak gerek 1. ve 2. Dünya savaşları, gerek sonrasındaki soğuk savaş, bu din ayrılıklarının çok önünde yer aldı. Özellikle 2. Dünya savaşından sonra dünyanın siyasi yapısındaki değişikliklerin oluşmasında din kullanıldı bile. Ama çok katı bir gerçek var ki din kendi inananları tarafından da kullanıldı. Oysa din yanlış bir kavram değil, sadece kişisel olması gereken bir inanç ve iman. Özgür bir düşüncedir ve kimse bu inancın içine veya dışına zorlanamaz.

Özellikle islam dininde reform yapılamamış olması, bu dinin çıktığı ve yayıldığı topraklardaki dine sahip çıkan topluluğun kendi siyasi güçlerini koruma amacıyla sert bir rejim kurması sebebiyledir. Eger din yayılırsa, kendi rejimleri o kadar güç kazanır ve krallık o kadar uzun ömürlü olur. Oldu da zaten. Ancak maalesef bugün gelinen nokta farklı, hatta zıt iki kutup oldu. Profesör Samuel Philips Huntington yıllar önce bununla ilgili bir görüş ortaya attı; ‘Uygarlıkların Savaşı’. Yani bugün dünyada açık ve gerçek, örtülü veya sanal bir savaş var, çağdaşlarla bunu reddedenler arasında.

İslam dininde soru sormak hoş karşılanmaz. Kitapta yazan doğrudur ve kabul edilmelidir. Nasıl ve ne şekilde tercüme edildiği de önemli değildir. Oysa çağdaş insan, merak eden ve soru soran insandır. ‘Neden’ kelimesine cevap arayan insandır. Her konuda araştıran, deney yapan, sonuçlarını irdeleyen insandır. İşte bugün gelinen noktada Batı, yani çağdaş, İslam dininin dışında ve büyük bir çoğunlukla Hıristiyan toplulukları oldu. Teknolojik, politik ve ekonomik olarak dünyayı kontrol etmekte ve geleceğe yön vermeye çalışmaktalar. Bugün buna direnç gösteren ise İslamı kontrol edenlerdir.

Çağdaşlık nedir? Verilecek çok cevap var ama öncelikle insanı tanımak, ona haklarını vermek ve saygı duymak gelir. Her şey bu kavramdan başlar. Ayrımcılığa yer yoktur, kadın hakları, çocuk hakları, hatta hayvan hakları özenle uygulanmalıdır. Dinsel değil bilimsel hukuk ile haklar korunur ve hiçbir kişi veya kurum hukuktan üstün olamaz. Bir ülkenin tarihi ne kadar zengin, ne kadar iz bırakan imparatorluk olursa olsun, bugünkü yelpazede nerede ve ne kadar çağdaş olduğuna bakılır. Tarihin en önemli uygarlıklarından Mısır acaba bugün ne kadar çağdaş? Keza Hindistan, sahip olduğu tarihle aynı paralelde mi? Veya tersi olarak, bugünkü Kanada’nın tarihte hangi çağdaş geçmişi var?

Peki Türkiye? Ne kadar çağdaş sayılırız? 1980’den sonra bazı büyük şehirlerde gökdelen yapımı hızlandı. Bu acaba çağdaşlaşmanın bir göstergesi olabilir mi? Düşünüyorum ve şu sorular geliyor aklıma hemen:

  • Bilimsel hukuka inanıyor muyuz?
  • Kadınlarımızın haklarını tam olarak veriyor ve koruyor muyuz?
  • Çocuklarımızın haklarını uyguluyor ve onları koruyor muyuz?
  • Kişileri öncelikle ‘birey’ mi, yoksa ‘kul’ mu olarak görüyoruz?
  • Toplu yaşamda başkalarına saygı duyuyor muyuz? Örneğin;
  • Trafikte yayaların öncelikli olmalarını tanıyor muyuz, onlara nerede olurlarsa olsunlar yol veriyor muyuz?
  • Yaya olarak trafiği aksatmamak için sadece yaya geçitlerini kullanmaya özen gösteriyor muyuz?

Kim bilir sizlerin akıllarına da ne sorular geldi şimdi? Peki cevaplar hangi yönde?

Batının Türkiye’ye vize uygulamasında ana faktörlerden biri, göçü önlemek amacı ile konulmuş bir uygulama olmasıdır. Bu, biraz çağdaşlık sınıfındaki yeri ile de ilgilidir. Hepimizin üzerinde düşünmesi gereken bir konu olup, birey olarak üzerimize düşenleri eksiksiz yapmamızın süreci kısaltacağına inanıyorum. Bunun için alınacak yol var, ancak şahsen demeliyim ki bu konudaki gelişme çok ağır. Sanıyorum daha uzun yıllar Türk vatandaşları vize kuyruklarında bekleyecekler.

Bu yazı Sayın Erkan Ayhan tarafından gönderilmiştir.

Bizim paylaştıklarımızda sizin yaşadıklarınızı bulamadıysanız sizleri de tecrübelerinizi paylaşmaya davet ediyoruz. Detaylı bilgi için “Serbest Kürsü” bölümümüzü ziyaret edebilirsiniz.
 


İlgili Yazılar

  • No Related Post


One Response to “BİR YOLCULUĞUN DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ”

  1. last mohikan diyor ki:

    Yorumlarınızın çoğuna katılmakla birlikte, bize çeşitli devletlerin uyguladığı vizenin çağdaşlıkla ve dinle ilgisi olduğuna katılmıyorum..Geri kalmışlıktan (ekonomik)dolayı göç korkusu doğru tesbit..Ama en önemli sebep medeniyet..yani medeni olmak.Medeniyetin teknoloji,çağdaşlıkla alakası yok..Medeni olmak ayrı bir olay..Bu konuyu biraz daha düşünürseniz benim fikrime katılırsınız..Nasıl ki yıllarca haçlı seferlerinin islama karşı düzenlendiğine bizi inandırmaları gibi..O haçlılarki istanbulu Fatih almadan iki kere yağma edip taş taş üstünde bırakmadılar..Demek ki bu işin dinle bir alakası yok..Yinede görüşleriniz için teşekkür ederim..Faydalandığım şeyler de oldu..Selamlar

Yorum Yaz