Ben Gamze... Sokak kedisi Gamze.
Osmanlı dede, Çerkes babaanne, Konyalı anne, Bozkır'lı babadan doğmuş...
Türkiye`nin pek çok yerinde ama en çok Ankara -İstanbul sokaklarında büyümüş, koklamadığı fare deliği kalmamış sokak kedisi Gamze.
2 yaşımda aşık oldum son model bebek arabalı, kabak kafalı Atilla'ya... 2,5 yaşında babası İstanbul şehir hatları vapurunun kaptanı Haluk'a, 3 yaşımda kaportacı çırağı Mustafa'ya, 4 yaşında kapıcının oğlu İmdat'a... Hiç talepkar olmadan... Sevmekten vazgeçmedim o günden bu güne kadar.
4 yaşındaydım. Mahalledeki büyük çocukların dolduruşuyla ben de hayvanlara eziyet ediyordum. Karıncaların bacaklarını kopartıp, yerine takmaya çalışıyor, tırtılları caddeye koyup, 'üstünden araba geçince patlayacak mı?" diye merak ediyordum. Can çekişen hayvanları tekrar diriltmeye çalışıyor... Başaramıyordum.
Bir gün, yine çok çocukken, anneme gidip "Anne, solucana şeker dökunce erimiyor ama tuz dökünce niye eriyor?" diye sordum. Cevap yerine annemden hayatmda ikinci ve son defa öyle bir dayak yedim ki (ilk dayakta, sevgilim İmdat ile, annemin bahçeye güneşte pişsin diye koyduğu vişne reçeli tepsininin üzerine çamur dökmüş, avuç avuç yiyorduk:-). Bir taraftan dövüyor, bir taraftan da "Sen yaratamadığın bir şeyi nasıl öldürürsün?" diye soruyordu.
"Ama o sadece bir solucan" demeye kalktığımda. "İyi o zaman, farzet ki, sen de sadece bir solucansın ve ben de Gamze'yim" diyordu. Hayatımda ilk defa "Ölüm Korkusu"nu tattım. Beni yarattığına göre kesin öldürecek bu" diyordum kendi kendime.
Nihayet yoruldu. Parçalarımı yerden toplarken "üstüne tuz dökülmüş solucan gibiydim. Kulağımda hala "Sen yaratamadığın bir canı nasıl yok edersin?" sesi çınlıyordu.
O günden sonra bırakın hayvan öldürmeyi, kendi yazmadığım bir mektubu bile yırtmadım. O günden sonra da, hiç can vermeyi beceremedim ama verilen can'ı yaşatmayı binlerce kez başarabildim…
İnsan olmanın öyle bedavadan bir iş olmadığını, bunu haketmek için çok ama çok emek vermek gerektiğini anladığımda 7 yaşındaydım.
"Varlıklı bir ailenin biricik bebeği" olma, “şımarabildiğin kadar şımarma" hakkımdan vazgeçip, hayatı dibine kadar yaşamaya karar verdiğimde ise 10 yaşındaydım.
Kararım kesindi. Ben "tavşan boku" olmayacaktım. Hem kokup, hem bulaşacaktım.
Kardeşim yoktu ama annemin sokaktan topladığı kedi, köpek yavrularını, barbunyanın içinden çıkan tombul, beyaz kurt'u hep "kardeş” sandım. Annem "Bak ablası, bunun annesi babası ölmüş, hiç kardeşi de yokmuş, sana Gamze abla beni sevsene diyor" diye avcuma koyduğu solucanlara "abla"lık yaptım.
Sonra, bahçemize bıraktıkları iki kız bebek, 17 yıl bizimle yaşamaya başladığında "tek çocukluk sımarıklığı"nı zaten kanunen unutmak zorunda kaldım.
Babam üst düzey devlet memuruydu ama o yıllarda bugünkü gibi çok zengin değildi üst düzey devlet memurları. Hiç Barbie bebeğim olmadı, eksikliğini de hissetmedim. Bir sürü canlı arkadaşım vardı çünkü. Bir de on parmağında on marifet olan, sanatçı annemin yaptığı Barbie`den çok daha güzel yüzlü, bez bebeğim "Zeynep"...
10 yaşından beri deliler gibi çalışıyorum. Yapmadığım iş kalmadı. Çaycılık, temizlikçilik, mankenlik, sekreterlik, garsonluk, barmenlik, öğretmenlik, amelelik, bahçevanlık, tercümanlık, ithalat, ihracat müdürlüğü, turizmcilik, mimarlık, Bakırköy Ruh ve Sinir Hastanesi, kimsesiz çocuk yurtları, huzurevleri, vahşi hayvan parkları, hayvanat bahçeleri, deney labratuarları, kanser hastanelerinde eli tutulan son nefesini vermek üzere olan insanlar, kemoterapi hastalarına yaptığım makyajlar, evinde istenmeyen hiperaktif çocukların atılıdığı yatılı kolejleri, Beyoğlu'nun kabusunuzda bile göremeyeceğiniz yıkıntı binalarında yaşayan ıslah olmaz tinerci çocuklar, Balıklı Rum Hastanesindeki uyuşturucu bağımlılar… vs. vs.
Batakhanelere de girdim, kral saraylarına da. Ha, en iyi okullarda da eşek gibi okumayı da ihmal etmedim tabii.
"Benim okula gitmeye ihtiyacım yok" diye çok direttim, çok ağladım, tepindim ilk okula başlamamak için. "Gitmezsen hapis cezası var" diye kandırdılar beni. (Bilseydim hapise girecek olanın ben değil de annem, babam olacağını yine de gitmezdim.)
Sonra orta okul, lise yılları. TED Ankara Kolejı. Liseye başlarken biliyordum "hapis" cezası olmadığını, bu defa annem babam çok ağladılar tepindiler...Yüreğim dayanmadı feryatlarına… Hiç ders çalışmadan, ikmale falan kalmadan bitirdik. Bitirdik diyorum çünkü anne babam benden fazla çalıştılar… İngilizce kurslarına falan gittiler (lisede Fransızca öğrendikleri için) benim ödevlerimi yapabilmek için... Resim dersine bayılırdım çok iyiydi ama anneminki daha iyiydi. Annemin yaptığı ödevlerimle resim sergileri bile açtım:-). Bir an önce bu okul işkencesi bitsin ve ben "yaşamaya" başlayayım istiyordum.
Kolej bittikten sonra hiç duvar üstünde oturmak, kuru fasulye günlerine gitmek gibi nostaljilerle uğraşmadan, hayatı yaşamak için İstanbul'u seçtim. "Mimarlık tahsili yapma" hizmetimi de hayırlısıyla tamamladıktan sonra, İstanbul'dan Ankara'ya bir tren vagonu dolusu sahipsiz hayvan, bir de araya sıkışmış kimsesi olmayan, parasız pulsuz, sokakta yaşayan Rum bir Madam'la Ankara'ya döndüm…
25 yıl bizimle yaşayan sevgili Madam Roza`mı, 103 yaşında göz yaşlarıyla gömdük... Annem kıyameti koparttı, "ben her gün barınaklara havanlara bakmaya gittiğimden, sen iyi bakamadın, ben hep evde olsaydım 150 yaşına kadar yaşatırdım zavallı kadıncağızı... Gencecik oldu senin yüzünden" diye...
Üniversitelerin en civcivli zamanda okudum... Ben "ülkücü" Selahattın'i de "devrimci" Sabahattın'i de çok sevdim. İkisinin de kafasında aynı "ideal" vardı, ceplerinde "hiç" para yoktu ve ikisinin de evde kınalı elleriyle yaptıkları tarhanayı gönderen Anadolu`lu anaları vardı…
İkisininde gözlerinde umut vardı, gençlik cehaleti vardı, yanlışları bile aynıydı. Onları barıştırmak için çok tartıştım, taşlı, sopalı kavgalardan, vızır vızır kusunlardan onlara bir zarar gelmesin diye en ön safda yer aldım.
Hiç duvarlarıma asamadım koca kafalı, kocaman yumruklu, kapkara bıyıklı adamların posterlerini... Ben beceremedim herhangi bir "izm" taraftarı olmayı. Ama "İnsan" olmak için çok uğraş verdim. İnandım ki; "İnsan" olunduğunda herhangi bir "ist" liğe gerek kalmıyor.
Hep arka sokakları, çöp tenekelerinin içlerini merak ettim. Sıcacık evimin, annemin babamın bir tanecik "prenses"i olmak yerine terledim, üşüdüm, döndüm. Açlığı, acıları gittim, buldum, kokladım, tattım. Sokak köpekleri, sokak kedileri, sokakta yaşayanlar en iyi dostlarım oldu çünkü ben onları, onlar beni, birbirimizi anladık.
Ben hep mavi kutulu Gitanes sigarasının, mavi dumanları arasındaki çingene kız gibi, kıvrılan yollara düşmeyi, böcekleri, fareleri tanımayı, bambaşka ülkeleri, kültürleri, dilleri, insanları, ay'ın karanlık yüzünü tanıma arzusuyla yandım tutuştum.
Lüks otel havuzlarında güneşlenmek yerine Kenya ormanlarında su aygırlarıyla gölde yüzüyordum. "Belegesel çekeceğiz" diyen Amerikalı ekibin peşine takılıp, onlar aslanların ceylanları yemesinin filmini çekmek için tuzak kurarken ben aslanlara "konserve kedi maması" atıp, çekimlerin içine ediyordum.
Açlığın, korkunun, istenmezliğin ne olduğunu anlayabilmek için, kaçak yolcu olarak trene binip, ta Almanya'ya gittim. 3 gün, 3 gece aç, susuz ve korkuyla yaşadım. Yutkuna yutkuna karşımda macar salamlarını, isviçre peynirlerini tıkınıp, benimle paylaşmayan kadını seyrettim..Ben bugün yersiz yurtsız insanların ve hayvanları korkularını, istenemezliğini, hissettiklerini iste bu küçücük tecrübeyle anlayabiliyorum.
Ölüm hakkında "ahkam" kesebilmek için, bir sürü gereksiz narkozlu ameliyat oldum.Hala da "deney hayvanı" olarak kendimi kullanırım:-)))
23 yaşında Kızılhaç'la İran'da Irak'lı esirlere yardım ediyordum. 24 yaşımda Finlandıya'da sahile vurmuş balina kurtarıyordum. (Balinalar ağlar biliyor musunuz? Hem de hayatta hiç bir canlının ağlayamadığı kadar açıklı ağlarlar. O ses hala geceleri beni uykumdan sıçratır).
Hiç bir şeyi kitaplardan okuduğum, filmlerden seyrettiğim kadarıyla yetinmedim. Savaşsa ta içine, kavgaysa ta dibine kadar bizzat girip, görüp, yaşadım. 38 ülke gezdim. Turist olarak değil. Hepsinin arka sokaklarını, insanlarının ruhlarını, duygularını, çöplerini karıştırmak için. Bisikletle yazın Tuz golünün üstündeki tuzlarda, kışın İrish gölünün üzerindeki buzlarda geziyorsam, güneşin doğusunu bir başka gözle görüyorsam ve bunu sizlerle paylaşıyorsam iste bundandır.
Karadenizde yunus balıklar avlanır, Bobi-Ma, Pisi-Ma markasıyla satılan hayvan mamalarına dönüşürlerdi. O fabrikayı kim ve nasıl kapattırdı bilin bakalım?:-)) Tugut Özal için hava alanında kurban edilecek olan, halen AOÇ Hayvanat bahçesinde yaşamına devam eden deveyi nasıl kurtardığım da ayrı hikayedir?:-)))
Ha, bütün bunları yaparken hiç mı kendim için yaşamadım? Yaşadım hem de alasını. Filmlerle görülemeyecek aşkları da yaşadım, yıldızların altında en güzel şarkılarla danslar da ettim, çam ormanlarında yeşilin 438 tonunu da sığdırdım kısacık 52 rakamının içine. Bir aralar kimsesiz ama çok hoş bir Amerika'lı bulup evlenmeyi de sığdırdım maceralar arasına. 10 ay sonra ona daha iyi bir ev ve daha iyi sahip çıkacak bir kız bulup, yerleştirdim:-))). Aradan yıllar geçti, hatalarından ders almayan ben, herşeyi ve tüm hataları eski kocama benzeyen bir Amerika`lıyla bir daha evlendim... ( Az gun onceki Cadilar bayraminda 6 yil doldu:-)
Hayatımın en büyük acısını 12 yıl önce yaşadım ve her an yaşamaya devam ediyorum... En iyi dostum, beni asla yalnız bırakmamaya söz veren babam bana bir defa yalan söyledi… Oldu… O günden sonra güneş hiç eskisi gibi ısıtmadı, ben eskisi gibi gülümseyemedim. Ben 7 yldan beri gözleri gülse dahi dikkatlı bakanların dibinde göz yaşlarının sel olduğunu görebildiği, kolları, bacakları kesik olarak yaşamaya çalışan sakat bir çocuk oluverdim...
Ben sadece 7 yaşında farkına varmıştım insan olmanın çok ama çok emek istediğini. Ve tüm bunları "insan olmak" adına yaşadım. Bunları doğaya başım eğik kalmasın diye yaşadım. Olurken "Ne yaptın?" diye sorarlarsa, Edith Piaf'ın dediği gibi " Sadece Yaşadım" diyebilmek için yaşadım. Belki de günün birinde "Sen kimsin len?" diye soran olursa verecek cevabım olsun diye yaşadım...
Ne olur yanlış anlamayın… Tüm bunları ukalalık olarak algılamayın... Sadece, yaşadıklarmı "ben gibiler"le paylaşmaktan da büyük haz alıyorum... Bugün için bir süreliğine Amerika`dayım… Allah`ın bile unuttuğu, eski kovboy filmleri gibi bir köyde, yine birilerine, bir şeylere derman olmaya çalışıyorum… (en zorandığım yer de burası oldu)… Ankara`da yaşamı benim sorumluluğumda, ayısında, atına, kedisinden köpeğine 600 hayvanım, özleminden burnumun direğini sızlatan, annem ve yolumu gözleyen dostlarım var...
İşte ben böyle bir Gamze'yim. Hiç "ciddi" olamamış, hesabını hiç bilememiş, çok sevmiş, çok sevilmiş, çok üzmüş, çok üzülmüş, çok sevecek, çok sevilecek, çok üzüp, çok üzülecek ama hiç büyüyemeyecek... Sokak kedisi Gamze...
11 yıl önce;
Sevimsiz Kasım ayının, yalancı güneşi, kalbimi titretirken,
En sevgili sevgilim… Babam;
Ağlayan sarı yapraklarla birlikte bir çukura konurken…
Beyaz kefenin üzerine inci taneleri gibi, toprak hüzmeleri düşerken…
Ben; “Hani 7 uğurlu sayımdı?...